Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta. Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO.
GDO, uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle "GM" veya "GMO" olarak geçen "Genetically Modified Organism"in Türkçe karşılığı.
Daha az alandan daha çok verim elde etme, çiftçinin gelirinin katlanarak artması, bu sayede ülke ekonomisinin gelişmesi, refah düzeyinin artışı, tarımın endüstrileşmesi gibi hedefler gösterildi önce. Ülke çiftçisi ve onu bilinçlendirecek tarım teşkilatlarına bu yüce hedeflere, bu güzel yarınlara ulaşılması için toprağın sentetik kimyasal gübrelerle beslenmesi, zararlı otların, böceklerin, mikropların ilaçlarla yok edilmesi gerektiği bilinci yerleştirildi. Bu bilinç yerleştirildikten sonra ulusal ve uluslararası gübre fabrikaları, ecza endüstrisi dev büyümeler gösterdi, ilacı daha güzel püskürten, gübreyi daha iyi atan, toprağı daha kuvvetli ve hızlı işleyen makina teknolojileri geliştirildi. Suni gübreye alışan bitki daha çok gübre istedi, ilaca dayanıklılık kazanan böcekleri öldürebilmek için daha kuvvetli zehirler gerekti... Gıda endüstrisi büyümeye başlamıştı, daha fazla ürün elde etmek için, standart çeşitlerin verimleri az bulunup hibrit tohumlar geliştirildi... Artık karşımızda gübreciler, ilaççılar, tohumcular imparatorluğu vardı. İmparatorluk, dünyanın dört bir yanına saldırdı, en bakir topraklara girdi. Toprağın efendisi olan çiftçi daha ne olduğunu anlayamadan küresel imparatorluğun kölesi haline gelmişti. Uluslararası devler, insanlık tarihinin en büyük buluşlarından olan atomu, nasıl insanların aleyhinde kullandılarsa, genetik biliminin keşiflerini de insanlığa hizmet etmek bahanesiyle kâr aracına dönüştürdüler... ve bomba, bu sefer GDO adıyla, bir kez daha insanlığın tepesinde patladı.
GDO'yla ilgili en önemli kaygılardan biri; aktarılmış genlerin doğal bitki türüne atlayarak, bulundukları çevredeki doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına neden olmaları, yabani türlerin doğal yapılarında sapmalara neden olmaları, ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeleri bozmaları.
Türkiye'de GDO konusunda en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan biri bu. Türkiye, biyolojik zenginlik bakımından çok şanslı bir ülke: Biyolog Aykut Kence'nin koordine ettiği Türkiye'nin Biyolojik Zenginlikleri adlı envanter çalışmasına göre; ülkemizde 120 memeli türü, 413 kuş türü, 93 sürüngen türü, kurbağagillerden 18 tür, 276 deniz balığı türü, 192 içsular balığı türü bulunuyor. Bunların yanısıra 60-80 bin kadar böcek türü, çiçekli ve çiçeksiz tohumlu bitkilerden 9 bin tür biliniyor. Alg, mantar, yosun gibi diğer bitki gruplarının sayısı ise iyi bilinmiyor. Daha yeni bazı kaynaklar ise ülkemizdeki bitki türü sayısını 11 bin olarak belirtiyor.
Bu rakamlar tropik bölgelerle kıyaslandığında küçük sayılabilir. Ancak, örneğin Avrupa ile karşılaştırılacak olursa, Türkiye tür sayısı bakımından oldukça zengin. 11 bin bitki türümüzden 2 bin kadarı, başka hiçbir yerde bulunmayan türler. Tüm Britanya Adalarında toplam 2 bin, tüm Avrupa'da 11.500 bitki türü olduğunu düşünecek olursak, ülkemizin zenginliği daha iyi anlaşılır.
Hiçbir ekonomik değeri olmayan yabani türlerin varlığının kime ne faydası var, diye düşünülebilir. Ancak durum hiç de sanıldığı gibi değil. Bir ülkenin bitki ve hayvan türleri açısından sahip olduğu zenginlik, aynı yeraltı kaynakları ya da tarihi eserler gibi o ülkenin en önemli zenginliklerden biridir. Çeşitli türler oldukça girift bir biçimde birbirleriyle etkileşim içerisinde bulunur ve bizim de içerisinde bulunduğumuz ekolojik sistemi sağlıklı tutarlar.
Biyolojik zenginliğin ekonomik yararları da var. Yerel çeşitler ve yabani türler ekonomik değeri olan bitki ve hayvanların gen rezervi durumundadır. Herhangi bir tür için yapılan ıslah çalışmalarında bu türler kullanılır.
Örnek verecek olursak: 1970'te ABD'de mısır ekim alanlarında rastlanan bir pas hastalığı tüm ürünün %15'inin kaybedilmesine ve 2 milyar dolarlık maddi zarara yol açmıştı. Yapılan araştırmalar sonucunda Meksika'da bulunan yerel bir mısır çeşidinde bu hastalığa dayanıklı genler keşfedildi. Bu genlerin melezleme yoluyla diğer mısıra aktarılmasıyla bir sonraki yılın ürünü kurtarıldı.
Benzer bir olay da buğday yetiştiriciliğinde yaşandı. 1960'lı yıllarda bir yaprak pası hastalığı ABD'nin kuzeybatısında büyük zararlara yol açmıştı. Ülkemizden götürülen yabani bir buğday çeşidinin Amerikan buğdayıyla melezlenmesi sayesinde hastalığın yol açtığı zarar önlendi. Araştırmacılar, bu yabani buğdayın daha birçok hastalığa dayanıklı olduğunu gözlemledi. ABD Tarım Bakanlığı'nın bir raporuna göre Türkiye'den gelen buğdayın ABD buğday üretimine toplam maddi katkısı, yılda 50 milyon doların üzerindeydi.
Yukarıdaki örneklerden de anlaşıldığı gibi Türkiye biyolojik zenginlik açısından birçok ülkeden avantajlı konumda. Bu nedenle de biyolojik zenginliğin korunması konusunda çok daha hassas davranılması şart. Genler ve canlılar üzerindeki ya da genlerin parçaları üzerindeki patent uygulamaları yüzünden kayıplara uğrayacağımız da açık. Bitki genetiği kaynakları konusunda dünyaca ünlü otoriteler olan Cary Fowler ve Pat Money'in bu konudaki görüşü şöyle: "Bitki ve gen patentlenmesinin ve tekelleşme olanağının gelmesiyle, uluslararası şirketler kaybolmakta olan genler konusunda piyasada tekel kurmaya çalışmaktadırlar. Sonuç, tarımın kendisinin tümden mahvı olabilir".
Tür çeşitliliği sistemin kendi kendini dengelemesini sağlayan en önemli araçlardan biri. Türün bir çeşidi felakete uğradığında, diğer çeşitlerin farklı genetik özellikleri türün yaşamının sürdürülmesini sağlar. Ekolog Barry Commoner'e göre, ekolojik sistemler aşırı stres altında bırakılırsa, ani, şaşırtıcı felaketler yaşanabilir.
Commoner, Closing Circle adlı eserinde "sistemin dinamik kendi kendini dengeleyen özellikleri, ona istikrar kazandırır. Eğer aşırı ölçüde stres altına sokulursa, bu aynı özellikler dramatik bir çöküşe yol açabilir" diyor. Yapısında kimyasal ilaçtan hayvan genlerine kadar pek çok yabancı madde barındıran GDO'nun böyle bir strese yol açacağı şüphe götürmez. Commoner'e göre; "ekolojik sistem bir yükselteçtir, öyle ki bir yerdeki küçük bir çalkantının başka bir yerde büyük, uzak, uzun süre ertelenmiş etkileri olabilir."
Sadece kâr amacı güderek hareket eden çok uluslu şirketlerin bu uzun süre ertelenmiş etkileri hesap edip etmedikleri oldukça tartışmalı bir konu.
Çeşitlilik mi, monokültür mü?
Biyolojik çeşitliliği korumanın en önemli nedenlerinden biri de muhtemel besin kaynaklarını garanti altına almak. Doğabilimci Norman Myers'in, Yabani Türler Hazinesi adlı kitabında yakın zamana kadar kullanılmayan oldukça ilginç birçok bitki türü var. Doğal olarak mumla kaplı olduğu için sıcakta depolanmaya dayanıklı kabak, sapı, yaprağı, kökü dahil her kısmı yenebilen, yüksek oranda protein taşıyan "kanatlı fasulye" bunlardan yalnızca ikisi.
Bergamot, göleviz, ıspıt, üryani, taflan, alıç, buttum, delice, idris, melengiç, ünnap, üvez, vişnap, mürdümük… Bunlar Anadolu'da köy ve kasaba pazarlarında rastlanan yenebilir bitki çeşitleri. Ayrıca ülkemizde ıslah çalışmaları açısından incelenmeyi bekleyen altı sığır ırkı, dört keçi ırkı, çeşitli koyun, manda, at ve kümes hayvanı ırkı mevcut. Bu çeşitlerin tarımcılık açısından üstün özelliklere sahip olması muhtemel. Tarım bilimcilerine göre, dünyada insan besini olmaya uygun 80 bin bitki türü var. Tarih boyunca 3 bin kadar bitkiyi yiyecek olarak kullanmışız. Yaygın olarak yetiştirilen tür sayısı ise 150.
Günümüzde ise yalnızca 15 kadar bitki türü tüm dünya nüfusunun %90'ını doyuruyor. Üstelik yaygın olarak yetiştirilen tür sayısı giderek azalıyor, bu türlerin yabani çeşitleri de yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Kaybolan her yabani çeşitle birlikte gen zenginliği biraz daha daralıyor. Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan çeşitler, geniş alanlarda tek tip olarak yetiştiriliyor. Bu yetiştirme yöntemi, yani monokültür, çeşitli ekonomik avantajlar sağlıyor, ancak doğada her kazancın bir de bedeli var. Örneğin, monokültürdeki tek tip bireyler hastalıklardan da aynı derecede etkileniyor. Ortaya çıkan bir hastalık tüm ürünü etkileyecek şekilde hızla yayılabiliyor. Gıda sanayi için binlerce hektar alanda ve çoğunlukla aynı araziler üzerinde dikimi yapılan biber ve domatesler buna örnek olarak gösterilebilir.
Monokültür yayıldıkça, yediğimiz ürünlerden aldığımız besin ve damak tadı da tek tipleşiyor. Örneğin Asya'da 140 bin çeşit pirinç var. Ancak beş ya da altı çeşit yoğun olarak ekiliyor, bu beş çeşit pirinç, ekilmiş toprakların %60-70'ini oluşturuyor. GDO'ların yarattığı en önemli tehlikelerden biri tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Modern tarım yöntemlerinin yolaçtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler de GDO'nun tehdidi altına giriyor. Çünkü GDO'ların aktarılmış genleri çevresinde bulunan, geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebiliyor.
Çeşitlerin azalması ve ürünlerin giderek tek tipleşmesi, o ürünün zayıf noktalarının da tek tipleşmesi demek. Genetik zenginliğin kaybının yanısıra, ortaya çıkabilecek yeni bir hastalığın belli bir alandaki tüm türü tehdit edebilmesi de mümkün. Böyle bir olay akıl almaz sosyoekonomik zararlara yol açabilir.
ISAAA'nın (Uluslararası Tarım-Biyoteknoloji Uygulamaları Kuruluşu) 1998 tarihli raporuna göre, GDO'lu tohumların %70'i zararlı ot öldürücü ilaçlara, geri kalanları da böceklere karşı tolerans gösteriyor. Yani GDO'lu tohumdan ürün yetiştirmek için daha fazla ilaç gerekiyor. Bu da geniş alanlarda yüksek oranda ilaç kullanımı ve birçok türün ölümü anlamına geliyor.
ABD'de Balık ve Vahşi Hayat Derneği glifosat gibi bitki öldürücü ilaçların kullanımı yüzünden tehlikede olan 74 bitki türü belirledi. Üstelik iddia edilenin aksine, tarım ekim alanlarında GDO'lu tohum kullanan çiftçilerin, daha fazla tarım ilacı kullandıkları da ortaya çıktı. 2003 Kasım ayında yayınlanan bir çalışma raporuna göre; ABD'de transgenik mısır, soya ve pamukta daha fazla tarım ilacı kullanıldı. Geçtiğimiz sekiz yılda, Bacillus Thuringiensis'in (Bt) kullanıldığı transgenik çeşitlerdeki pestisit kullanımının yaklaşık 10.000 ton azaldığı, zararlı ot ilaçlarına dayanıklı transgenik bitkilerde kullanılan ilaç miktarının da yaklaşık 35.000 ton arttığı saptandı. (1) Karşılaştırma için rakam vermek gerekirse; yoğun tarım yapılan Bursa'da 2002'de kullanılan toplam mantar ilacı 1.674 ton, böcek ilacı 530 ton, ot ilacı 114 ton, Türkiye genelinde tüketilen toplam tarım ilacı ise 30.700 ton.
GDO'lu tohum eken ya da tozlaşma yoluyla tarlasındaki ürünlerde GDO'lu tohumun genetik özellikleriyle etkilenmiş ürünler yetiştiren çiftçiler, tarlalarında başedilmesi güç hastalıklarla karşılaştılar. Örnek verecek olursak: Meksika'daki 9 eyaletteki (Chihuahua, Morelos, Durango, Mexico State, Puebla, Oaxaca, San Luis Potosi, Tlaxcala and Veracruz), 138 tarımsal çiftlikten alınan 411 numune grubundaki 2.000 bitkide gen analizleri yapıldı. 9 eyaletten alınan GDO'lu olmayan yerli mısır numunelerinde, ABD'de insanların tüketmesi yasak olan, AgroEvo'nun ürettiği Starlink mısır çeşidindeki protein Bt-Cry9c geni bulundu. Ayrıca aynı eyaletlerde, Monsanto ve Novartis/Syngenta şirketlerinin gen aktarımı yapılmış mısır çeşitlerindeki Bacillus thuringiensis (Bt)'e de rastlandı. Monsanto'nun mısır bitkisinin zirai ot ilacına direnç göstermesi için aktardığı protein CP4-EPSPS patentli geni de yerli mısırlara bulaştı.
GDO'nun önemli bir özelliği, doğal bitki ve hayvan üreme şekillerinden çok daha hızlı ilerleme kaydetmesi. Bu durum, hem yeni yaşam formlarının gelişmesine yol açma ve hem de bunu dünyanın evrimsel gelişimine uygun olmayacak şekilde ve kontrol edilemeyecek hızda yapma potansiyeline sahip.
Arılar ve rüzgarlar GDO'lu polenleri alıp, komşunun geleneksel ekiminin üzerine bırakıyor. Böylece civardaki, bitkiler genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin içerdiği böcek ve ot ilaçlarına karşı dirençli hale geliyorlar. GDO karşıtlarınca Frankeştayn Gıda olarak nitelenen, kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates, akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdaların doğal çeşitliliğe verdikleri zarar sonucunda yeni Frankeştaynların ortaya çıkmasına olanak sağlanıyor.
Prof. Dr. Tahir Aksoy, 2003 yılında Türkiye Çevre Vakfı tarafından düzenlenen Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Paneli'nde genetiği değiştirilmiş hayvanlar hakkında şunları anlatıyor: "Çiftlik hayvanları içinde, benim bizzat çalıştığım tavuklar büyük bir değişime uğradılar. 'Sinmorfozis' dediğimiz, doğadaki bütün canlıların belirli bir oranı vardır. Yani hepsinin kalbi, akciğeri, karaciğeri, bedenindeki parçalar bir denge içindedir. Bir 'broiler', 42 günde 2,3 kg.'a ulaşıyor, göğüs etleri ve butları gelişiyor, ama kalbi ilkel bir tavuğunki gibi. Bu zavallı kalp, günde 300-400 kere atarak kanı pompalıyor, akciğerler de küçük, 42 günlük 'Broiler'da kalp ve akciğer basıncı, tıpkı 80 yaşında şişman bir insanın durumuna düşüyor. Karında sular toplanıyor. Bunu yaşatabilmek için oksijen vermek gerekiyor. Bu hayvanların bağışıklık sistemleri, kâğıt gibi olmuş. Ayağını ıslatsanız koli enfeksiyonuna yakalanıyor. Hiç hastalık yapmayan şeyler şimdi bunlarda hastalık oluyor. Bir hayvan 17 haftalık yaşa gelene kadar 17 kere aşı oluyor, yani 20 haftada 17 defa aşı oluyor. Civciv geldiğinde, sandıkta ilâç geliyor. Şimdi bunlar gözlem altında. Amerika'da veteriner fakültelerinde 'Food Animal Medicine' diye bir dal ortaya çıktı. Hayvana sağlıklı yaşam koşullarını da vermek gerekir."
Bir diğer sorun da farklı genetik kombinasyonların farklı çevrelerde nasıl tepki vereceğinin, yapılan değişikliğin diğer nesillere yansıyıp yansımayacağının tahmin edilmesinin imkânsız olması. U-zmanların nitelendirmesine göre durumun adı kararsızlık problemi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, sütünde yüksek düzeylerde insan a-antitripsini üretmesi için genomuna yabancı bir gen eklenen, ancak onunla aynı verimi sağlayan tek bir dişi döl veremeyen transgenik koyun Tracy.
GDO'lu ürünlerin temel sakıncalarından biri de insan sağlığına karşı olumsuz etkileri. Ülkemizde 2000 yılında Çevre Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Biyoteknoloji Derneği'nin ortaklaşa düzenlediği Küreselleşme Sürecinde Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Sempozyumu'nun katılımcılarından biri olan Dr. Vehbi Eser'e göre, sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşturması, gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali.
GDO'lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor. Yapılan çalışmalar, bitkilerdeki alerjikliğin böceklere ve hastalıklara karşı oluşan savunma mekanizmalarındaki proteinlerle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Uzmanlar, hastalıklara ve böceklere direnç göstermeleri için değiştirilen transgenik bitkilerin diğer bitkilerden daha yüksek bir alerjik potansiyele sahip olabileceğine dikkat çekiyor.
Rowett Enstitüsü'nde çalışan Arpad Pusztaria'nın son deneyleri GDO'larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğu ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmemiş patateslerle beslenen fareler gayet sağlıklıydı. Sonraki deneyler toksikliğin gen transferi yöntemiyle ilgili olduğunu ortaya çıkardı.
Moleküler genetikçi Joe Cummins'in yaptığı bir çalışmada çok daha ürkütücü olasılıklar gündeme geliyor. Bu çalışmada, transgenik bitkilerde gen transferini yönetmekte kullanılan karnabahar mozaik virüsünün (CaMV) yeni virüslerin oluşumunda rol oynayabileceği kanıtlanıyor. CaMV insan hepatit B virüsüyle yakından ilişkili bir virüs ve aynı zamanda AIDS virüsü gibi insan retrovirüsleriyle dizi homojenleri içeriyor. Aynı virüsün birçok bitkide, mayada, böceklerde ve Escherichia coli'de etkin olduğu belirtiliyor. Bilimciler iki tür potansiyel tehlikeye dikkat çekiyor; durgun virüslerin yeniden harekete geçmesi ve CaMV ile diğer virüsler arasında yeni bulaşıcı diziler oluşturabilecek rekombinasyonlar oluşması.
Bir başka deney, besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA'nın hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar DNA'nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak deneyler durumun aksini kanıtladı. Bakteriyel bir virüsün DNA'larıyla beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen büyük virüs DNA'sı parçaları bulundu. Alınan DNA'lar lökositlerde, dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA'sının fare genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA'sı, ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.
Genel bir kural olarak, tarım sistemine ne kadar enerji harcanırsa, üretim o kadar yükselir. Ekolog Odum'un hesaplarına göre; doğadaki bitkileri devşirerek yaşayan avcı-toplayıcı toplumlarda hektar başına yıllık hasat 0.4 ila 20 kilo arasında. Geleneksel yöntemlerle tarım yapan toplumlarda, yılda hektar başına 50 ila 2.000 kilo ürün alınabilir. Modern tekniklerle tarım yapan, sanayi toplumlarında ise bu miktar yılda hektar başına 2.000 ila 20.000 kilo. Sanayi domatesinde özellikle hibrit kullanımıyla 100.000-200.000 kg.ürün alınabilir.
Bu verim elbette artan enerji girdileriyle sağlanıyor, geleneksel tarımda, saban, hayvan gücü vb. yollarla sisteme harcanan enerji, modern tarımda traktör, kimyasal ilaç vb. şekillere bürünüyor.
Pekiyi bu kadar büyük bir artış bedelsiz sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Bu kazancın bedeli de artan çevre kirliliği, küresel ısınma, yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu. Tabii kimyasal ilaç ve gübrelerin üretiminde harcanan yoğun enerjiyi, bu ürünlerin üretiminde çalışanların ve tarım arazilerinde uygulayanların maruz kaldığı sağlık risklerini, üretim aşamasında ve kullanılmış ilaç ambalaj atıklarının çevreye verdiği zararı, yokedilen faydalı canlıları ve kullanılan ürünlerdeki kalıntı nedeniyle insan sağlığı üzerinde oluşturulan büyük riskleri de unutmamak lâzım. Üstelik üretimdeki artışın kalıcı olup olmayacağı da belli değil.
Çevrebilimci Brown ve arkadaşlarının hazırladıkları dünya çevre yıllıklarına göre, 1945'ten bu yana dünya sanayi gübresi kullanımındaki artış, her on yılda iki kat oldu. 1950'de 14 milyon ton sanayi gübresi kullanılırken, 1986'da bu rakam 131 milyon tona ulaştı. Ama birim gübre kullanımı başına sağlanan ürün artışı giderek düştü. Gübre girdisi arttıkça, ürün de artmaya devam etti, ama belli bir artışı sağlamak için, giderek daha fazla gübre kullanımı gerekti. Brown'un verdiği rakamlar oldukça çarpıcı: 1950'li yıllarda sisteme yeni eklenen her milyon ton gübre ile tahıl üretiminde ortalama 11 milyon tonluk artış sağlanırken, 1960'larda bu artış 8,3 milyon tona, 1970'lerde ise 6.8 milyon tona düştü.
Yukarıda anlatılan durumun ekonomi dilinde oldukça iyi bilinen bir açıklaması var; azalan verimler ilkesi. Yaptığınız bir yenilik ya da buluş üretimde bir süre artışa neden olabilir, ancak aldığınız verim giderek azalır. Doğada oluşturacağınız "artan geri bildirim" mekanizması ve ödeyeceğiniz bedel de cabası.
Sözkonusu bedel sadece çevre yıkımıyla sınırlı değil. Modern tarımın kullandığı, geniş alanda monokültür kullanımı, makineyle yapılan ekim, ekim ve hasadı kolaylaştırmak için aynı anda olgunlaşan çeşitlerin seçimi gibi yöntemler tarım zararlılarının hızlı artışına olanak sağladı. Tüm dünyada giderek daha fazla miktarda tarım ilacı kullanıldığı halde, örneğin ABD'de, tarım zararlılarına kaptırılan ürün miktarı giderek arttı; 1945'te toplam ürünün %7'sinden, 1985'te %13'e çıktı.
GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün, ancak bildiğimiz gibi, azalan verimler ilkesi gereği bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor.
GDO teknikleri kullanılarak verim artırılamaz. ABD'li köylülerin üretimdeki düşük verim nedeniyle GDO tüccarlarına açtıkları davalar ve 1999'da WTO'nun Seatle Bakanlar Toplantısı'nın GDO karşıtlarınca protesto edilişi gibi olaylar bunun en güzel kanıtı. Amerika'da yapılan birkaç yıllık ekimin sonuçları ortada. GDO'lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO'nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip.
GDO'yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli noktalardan biri, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO'nun zorunlu olduğu.
Transgenik bitkilerin başlıca üreticisi ABD'nin başkanı G. Bush şöyle konuşuyor bu konuda: "Dünyanın çok büyük bir kısmı açtır ve genetik olarak değiştirilmiş bitkiler, yüksek verimli, hastalıklara dayanıklı üretimi doğururlar. Dolayısıyla dünyanın açlığını önlemenin tek yolu, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların üretimini gerçekleştirmektir."
Burada, dünyadaki besin üretimi artışının ihtiyacı karşılayıp karşılamayacağını ve açlık sorununun nereden kaynaklandığını tartışmak gerekiyor. Çoğu çevrebilimci, üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun, üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, üretim kapasitesinin plansız kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Uzmanlar, mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun 1990 tarihli raporuna göre, tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından yüzde 50 daha fazla. Tabii bu rakamlar dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak sorun üretimden değil, dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.
Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış.
Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya'da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu. İhracata yönelik tarım politikalarının bu ülkelere döviz kazandırdığı, dolayısıyla ekonomik yönden faydalı olduğu düşünülebilir. Ancak burada gözardı edilmeye çalışılan bir gerçek var: Söz konusu ülkelerde kazanılan dövizin büyük bir kısmı halkı doyurmak için gerekli olan buğday, mısır gibi ürünleri ithal etmeye harcanıyor.
Bu kısırdöngüye şöyle bir örnek verilebilir: Fas, 1950'li yıllarda IMF ve Dünya Bankası tarafından önerilen program doğrultusunda tarım politikalarını Avrupa piyasasına meyve ve domates üretmek üzere programladı. Bu program doğrultusunda, kendi kendine yetecek buğday üretiminden vazgeçilip ithalata yönelindi. Tabii bu sırada büyük arazi sahiplerine ait topraklarda meyve ve domates ekimi yapabilmek için büyük baraj inşaatı ve sulama projeleri gerçekleştirmek gerekiyordu, bunun için de dış borç alındı. 1984 yılına gelindiğinde ödenmesi gereken borç miktarı ülkenin gayrı safi milli hasılasının yüzde 110'una ulaşmış, bu arada besin ithalatı yüzde 220 artmıştı. Ülkenin elindeki sınırlı döviz rezervlerinin büyük bir kısmı besin ithalatına ayrılıyor, 21 milyon Faslı'dan 9 milyonu "tam anlamıyla yoksul" olarak niteleniyordu. Filipinler'de IMF'nin de desteği ve tohumcu şirketlerin gayretleri ile içinde 80 bin parça bulunduran bir gen bankası kuruldu. Bu banka sayesinde, entansif pirinç ekimi yapılan arazilerin yüzde 40-60'ı genetik müdahaleye uğramış oldu. Çin'de aynı mantıkla 250 milyon çiftçi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.
Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre, ABD'liler her yıl üretilen gıdanın yüzde 25'inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf edilen gıdanın sadece yüzde 5'i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın doyması sağlanabilir. J. Simon'a göre, sadece depolama yöntemlerinde yapılacak iyileştirmeler bile gıda maddelerinin kaybını yüzde 15 ila 25 oranında azaltabilir. 1980'lerin sonlarında, dünyadaki kağıt tüketiminin yüzde 81'i, demir ve çelik tüketiminin yüzde 80'i, araba tüketiminin yüzde 92'si, elektrik tüketiminin yüzde 81'i ve havaya salınan karbondioksitin yüzde 70'i gelişmiş kuzey ülkelerinde gerçekleşiyor. Bir Amerikalı, bir Hintli ile karşılaştırıldığında, 115 kat daha fazla kağıt tüketiyor, 320 kat daha fazla araba satın alıyor, 52 kat daha fazla et yiyor ve 46 kat daha fazla elektrik harcıyor.
Ayrıca, yeryüzünde besin olarak kullanılmaya uygun türlerin pek küçük bir bölümünden yararlandığımızı daha önceki bir örnekte görmüştük: İnsan besini olmaya uygun 80 bin bitkiden ancak 150 tanesini yaygın olarak yetiştiriyoruz. Kalan bitki türleri akıllıca değerlendirildiğinde dünyadaki açlığa neden çare olmasın?
Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların, hormonların vb. kullanılmaya başladığı "yeşil devrim" olarak nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor: Dünya Bankası'nın 1993'te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre, 1976'da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen ortalama gelir, yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4'ü kadardı. 1982'de bu oran yüzde 2.3'e, 1988'de yüzde 1.9'a düştü. 1980'den 1990'a kadar, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi milli hasıladaki büyüme, gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52'si kadardı.
Artan besin ihtiyacına yanıt vermek ya da açlığın hüküm sürdüğü yerlere yiyecek götürebilmek için GDO'ya ihtiyacımızın olmadığı açıkça ortada. Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil, besinin adil dağılmaması ve plansız tarım politikaları. Üçüncü dünya ülkelerinin tarım politikalarıyla ilgili zaten yeteri kadar derdi varken, bu ülkelerin tarımına bir de GDO üreticisi çok uluslu şirketlerin sokulmaya çalışılmasının pek de iyi niyetle ilgisi olmasa gerek.
Tarım alanları doğal ekosistemlerden oldukça farklıdır. Doğada kural olan çeşitliliğin aksine, tarlada tek bir ürün yer alır. Ekolojinin genel kuralı gereği, doğanın genel gidişatının aksine gerçekleşen hiçbir olay bedelsiz değildir. Ürünü tarlada tek ürün olarak tutmak, yabani otlar ve böceklerle paylaşmamak için de belirli bir bedel ödemek, yani enerji harcamak gerekir.
Meksika'da yalnız el emeğiyle bir hektar mısır 1.000 saatlik insan gücü harcayarak üretiliyor, ABD gibi makineleşmiş tarım yapan bir toplumda ise bir hektar mısır üretmek için 12 saatlik insan gücü yetiyor. Gereken enerjinin kalan kısmı makineler vb. modern tarım teknikleri tarafından karşılanıyor.
Ekolog Pimentel'in ABD'de modern mısır üretimi konusunda yaptığı bir araştırmayı inceleyelim. Ölçme ve karşılaştırma kolaylığı olması için tüm girdiler enerji birimi, yani kalori cinsinden hesaplanmış. Pimentel'in verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin %32'si azotlu gübre üretimine, %28'i tarım makineleri yakıtına, %15'i bu makinelerin yapımı ve bakımına, %11'i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine, %4'ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra gelen girdiler %2'şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre, fosforlu gübre ve tohum. %2'den az olan girdiler de, ot ilacı, böcek ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.
Pekiyi tüm bunların GDO ile ne ilgisi var? Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda sözkonusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayii olduğunu görüyoruz. İşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil.
Elbette, GDO üreticisi çok uluslu şirketler de bu lezzetli pastadan pay almak istiyor. Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.
Jeremy Rifkin, Biyoteknoloji Yüzyılı adlı eserinde durumu şöyle anlatıyor: "Genler biyoteknoloji yüzyılının 'yeşil altını'dır. Gezegenin genetik kaynaklarını denetleyen ekonomik ve politik güçler, tıpkı sanayi çağında fosil yakacaklar ve değerli metaller üzerinde denetim kurmanın dünya pazarları üzerinde denetimi belirlemeye yardımcı olması gibi, geleceğin dünya ekonomisi üzerinde olağanüstü büyük bir güç edinecekler. Çok uluslu şirketler ve yönetimler gelecekte olası Pazar olabilecek benzeri az bulunur genetik ayırt edici özelliklere sahip bitkiler, hayvanlar ve insanlar bulmayı umarak, kıtalarda 'yeşil altın'ı aramak için keşfe çıkmaya zaten hazırlar. Arzu edilen ayırt edici özellikler bir kez belirlenince, biyoteknoloji şirketleri onları değiştiriyor ve sonra yeni 'buluşları' için koruyucu patent elde etmeye çalışıyorlar."
Pekiyi, GDO üreticisi firmalar "genetik bakımdan iyileştirmeyi" neye göre planlıyorlar. Söz konusu olan insanlığın yararına bir iyileştirme mi? Yoksa yalnızca kârların artmasına yönelik iyileştirmeler mi yapılıyor? Elliot A. Norse, Ancient Forests of the Pacific Northwest adlı eserinde, genetiği değiştirilmiş ağaçlarla ilgili şunları yazıyor: "Sanayi ağaçları plantasyonları, doğal ormanların zengin karmaşıklığı ile karşılaştırıldığında, biyolojik ve genetik çöllerdir. Bu ağaçların arasından akan derelerde çok az balık yaşar. Bitki, hayvan, böcek ve mantar çeşitliliği en az düzeydedir. Yaşlı bir ormanın tabanı, bitki örtüsünün oluşturduğu çok pahalı, gür bir halıdır; bir ağaç plantasyonunun dibi ise bununla karşılaştırıldığında hemen hemen kıraç, bitkisiz bir topraktır. Salt bir meta olarak (yani, yapı işlerinde kullanılabilecek ağaçtan yapılmış pek çok tahta ve kereste olarak) görülen ağaçların kendisi ise, sermayenin dönme sürecinin daha çok kısalmasına ve dolayısıyla kârın en çoğa çıkarılmasına imkân verecek şekilde, 'genetik bakımdan iyileştirilir.' Kârlar ne kadar artarsa, doğal çeşitlilik de o oranda yok olur."
John Bellamy Foster, Savunmasız Gezegen adlı çalışmasında GDO konusunda yaşanan süreci şöyle özetliyor: "20. yüzyılda tarım sanayii tarafından gerçekleştirilen Yeşil Devrimin merkezinde, tohum üretiminin metalaşması vardı. Biyoteknoloji, yüksek randımanlı mahsuller üretiyor denilerek yaygın olarak satılmaya çalışılan hibrit mısırı ve diğer tohum çeşitlerini üretmiştir. Bununla birlikte, bazı bilim adamları, çok ürün veren çeşitlerin her bir kuşaktan doğrudan seçilmesi ve bu bitkilerden elde edilen tohumların yayılması yerine hibrit metodunun kullanılmasını, en başta kâr düşüncesinin güdülediğine inanmaktadırlar. Bunun sebebi de, hibrit tohumların kullanılması halinde çiftliklerin her yıl yeni tohumlar almak zorunda olmalarıdır. Çünkü geleneksel çiftçilik yöntemlerini (gelecek yıl için tohumluk olarak en iyi bitkileri seçme) izlemek, hibritler söz konusu olduğunda, verimlilikte şiddetli bir azalmayla sonuçlanırdı."
Uygulama gen mühendisliğinin işi... Gen mühendisliği esasında bir kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi. Aktarılacak gen önce, bulunduğu canlının DNA'sından kesilerek çıkarılıyor. Sonra vektör adı verilen bir taşıyıcı virüs ile bu gen, DNA molekülüne yapıştırılıyor. Gen mühendisliğinin araştırma alanı çok geniş, sadece klonlanmış koyunlardan ibaret değil. Kavak ağaçlarındaki lignin maddesinin kolay çözünmesini sağlayarak kavakların kağıt üretiminde daha uygun hale getirilmesi, olumsuz çevre koşullarına uyum sağlayan bitkiler üretmek, metal kirliliğine dayanıklı bitkiler yaratmak gibi pek çok maksatla genetik bilimi kullanılabiliyor.
GDO suni olarak dışarıdan yerleştirilmiş gen veya genler içeriyor. Bu suni gen/genler başka bitkilerden alınabileceği gibi, virüs, bakteri ya da hayvanlardan da alınabiliyor. Soya fasulyesi, buğday, pirinç, mısır, tütün ve pamuk gibi ürünler, daha fazla verim elde edebilmek iddiasıyla gündemdeler. Bu bitkiler, tarım için uygun olmayan alanlarda da tarım yapmak amacıyla haşerelere, suya ya da tuza dayanıklı olacak şekilde genetik olarak değiştiriliyor. Hayvancılıkta da benzer çalışmalar yapılıyor.
Burada GDO kavramını biraz açmak gerekiyor, çünkü farklı ülkelerde farklı isimler kullanılıyor: GDO'lar transgenik canlılardan farklı özelliklere de sahipler. Transgenik organizma farklı kaynaklardan genleri almış ve kombine DNA teknoloji uygulamalarıyla düzenlenmiş bir canlıyken GDO hem bunu içeriyor, hem de klasik teknikler ile, yani doğada var olan süreçlerle, ama deneysel olarak düzenlenmiş organizmaları da kapsıyor.
GDO'nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor. Transgenik canlılar ise bir genin alınıp hayvandan hayvana verilerek üretilen canlılar. Yani, bu durumda gen transplantı söz konusu. Bu yazıda kastedilen GDO'nun tarifi şu: "Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma." GDO'ların tarım alanında kullanılış biçimine "Yeşil gen tekniği", tıp alanında kullanış biçimine ise "Kırmızı gen tekniği" deniyor.
Yeşil gen tekniği
Yeşil gen teknikleri ile bitkilerin tüm doğal programları değiştiriliyor. Onların genomuna (bitkiyi oluşturan genlerin bütünü) müdahale ediliyor. Genleri taşıyanlar kromozomlar. Doğrudan müdahale ile bitkiye yabancı olan (istenilen özelliği taşıyan) bir gen, bu bitkinin bir kromozomuna yerleştiriliyor.
Bu işlemin en çok vurgulanan sözde yararları: Zararlı böceklere, zararlı mikroorganizmalara (bakteri, mantar), yabani otlara karşı dayanıklılık, bitkinin raf ve depolama ömrünün uzatılması… Bunlar elbette iddialar. Gerçekte GDO'lar tarımda aşırı üretimciliğin, özellikle de ilaçların öldürmeyi beceremediği asalakların (böcekler ve zararlı otlar) yoğunlaştığı tek tip tarımın başımıza açtığı sorunları, daha da sorunlu başka bir yolla çözmeye soyunmaktan başka bir şey değil. Örneğin bir mısır kromozomuna böcek öldüren bir organizmanın geni sokuluyor. Mısır tüm gelişme ve büyüme döneminde, artık bu böcek ilacı yerine geçen bakteriyi bünyesinde taşımaya başlıyor. Tahıldaki böcek ilacı kolay kolay kaybolmuyor, ilaç asma kurdu denen asalak böceklere ulaşıyor. Ancak aynı zamanda böcek ilaçları, gıda zinciri içinde yoğunlaşıp birikiyor. İnsan bu zincirin en ucundaki organizma olarak bu süreçten doğal olarak etkileniyor. Bitkiler genetik olarak değiştirilirken bazen taşıyıcı gen olarak antibiyotikler kullanılıyor. Genetik modifikasyona uğramış bu üründen yiyen insan, antibiyotiklere karşı direnç kazanıyor. Herhangi bir hastalık durumunda artık antibiyotikler sizi tedavi edemiyor. Dünyada her yıl çok sayıda insan, anti-biyotik direnci nedeniyle yaşamını yitiriyor...
Kırmızı Gen tekniklerine gelince...
Gen aktarımı yoluyla hastalıkların tedavi edileceği yolunda söylenti bol ama henüz sağlık alanında bu konuda elle tutulur bir gelişme yok. Çünkü, insanın genetik yapısı çok karmaşık. Öyle bir gen çıkarıp, iki gen aktarıp tedavi edemiyorsunuz hastalıkları... Kırmızı gen teknikleri sürecinin gerçek mağdurları ise transgenik hayvanlar. Çabuk büyüyen, fazla süt veren inekler yetiştirme gibi hedefler uğruna, pek çok hayvan laboratuvarlarda telef ediliyor. Ellerinin altında yüzlerce hayvan, deney üstüne deney yapıyorlar. Fakat, bunu gen yapısını bilmeden yapıyorlar. Araştırmacılar genlerin en fazla yüzde 5'ini tanıdıklarını söylüyor. Geride kalan genlerin ne işe yaradığı henüz bilinmiyor. Bilinmeyen yüzde 95 oranındaki genleri "çöp genler" diye adlandırıyorlar. Bu kadar az bilgi ile nasıl genetik bir müdahalenin olumlu sonuçlarından bahsedilebilir? Klonlanmış koyun Dolly'nin başına gelenler hepimizin malumu... Çok kırılgan olan, antibiyotiklerle ayakta duran Dolly, çok kısa zamanda yaşama veda etmişti.
Diğer yandan bu çokuluslu biyoteknoloji firmaları, ürettikleri ve patentine sahip oldukları ürünlerin, insan ve çevre sağlığına zararları konusunda yanlış bilgilendirme kampanyası, gizli ve üstü örtülü baskılar vb yöntemlerle kar etme sürecinin devamını sağlamaya çalışıyorlar. Bu amaçla yaptıkları çalışmalarda devletin ya da devletin yetki verdiği kurumların kendi çıkarları yönünde kararlar almaları ya da olumsuz kararların geciktirilmesi gibi yöntemlere de başvuruyorlar. (2)
Yürütülen yanlış bilgilendirme kampanyaları, toplumun haber ve bilgi edinme hakkı önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Yapılan kamuoyu yoklamaları ya da araştırmalarda GDO'lu ürünlerin toplumda tanınma oranı ve hatta bilinçli biçimde de olsa kullanma oranının tehlikeli boyutlarda olduğu bulgulanıyor. (3)
GDO'lar bir hakim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hakimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO'lar, özellikle tekniği ön plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu.
Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz, bunlarla ilgili büyük saklama kuruluşları var. Halbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır yaşıyor, fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli özelliklerini gösterdiğiniz, ispatlayabildiğiniz için bir tekel hakkı, korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor.
Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi'ne göre); bunun işlevini göstermek şartıyla, örneğin hangi proteini kodladığı, ne gibi işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp, bu konuyla ilgili patent alınabiliyor.
Oysa patent sadece yenilik özelliği taşıyan ve sanayide uygulanabilirliği olan buluşları korumak içindir. Genetik değişikliklerde, ancak değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır.
Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk, mısır ya da tütün tohumunu eken çiftçi, hasattan sonra elinde kalan tohumları ekinde yeniden kullanırsa, patent sahibine bir bedel ödemek zorunda kalıyor... Tarımsal üretimin en temel ve en eski yöntemlerinden olan, kendi ürününden gelecek yıl için tohumluk ayırma geleneği ve hakkı, bu şekilde ortadan tümüyle kaldırılmış oluyor.
'Terminatör'ün denetimi (!)
90'lı yılların sonralarına doğru genetik tarımın önde gelen şirketlerinden olan Delta and Pine Land, çiftçilerin tohumları yeniden ekmesini engelleyen bir tohum kısırlaştırma yöntemi geliştirdi. "Terminatör" olarak adlandırılan bu teknolojinin amacı, GDO'lu tarım yapan çiftçilerin patent ücretlerini düzenli ve eksiksiz ödemelerini sağlamaktı. Bu teknolojide önce tütün tohumlarına sonra da başka bitkilerin tohumlarına yeni genler ekleniyor. Fakat bir kimyasal madde ile spreylenmediği sürece bu yeni "sürüm" tohumlar, kısır oluyorlar. Şirketin adamları geliyor, tarlayı o kimyasal madde ile spreyliyor, böylece bloke edici anahtar kapandığı için, tohum tekrar doğurgan hale geliyor. Hem tohum satılıyor, hem sprey. Kâr üstüne kâr yani...
Yine dev şirketlerden olan Monsanto da aynı dönemde tarla tarla dedektif gezdirip denetim yaptırarak, patent bedelini ödemeyen çiftçileri peş peşe mahkemeye verdi.
Patent, aslında sınai buluşları koruyan bir sistem. Bir icat, buluş söz konusu olduğunda patent gündeme gelir. Doğada zaten var olan bir şeyi alıp ortaya çıkartmak ise bir buluş olarak değerlendirilmemelidir. 1987 yılında Amerika'da bir mahkemenin aldığı bir karar, dünyada da benzer patent anlayışının ortaya çıkmasına neden oldu. Oysa bir canlının patentlenmesinden söz etmek, etik ilkelerle taban tabana zıt.
Bunun da ötesinde, bu uygulamalar felsefi ve dinsel tartışmaların önünü açacak ve dünyayı ciddi toplumsal çatışmalara gebe bırakacaktır. Patentleme yanlılarına göre ise patent işleminde önemsenen, hukuki bir işlemin kendi dar kapsamı açısından bakıldığında, örneğin genin varlığı değil, o genin fonksiyonu oluyor. Herhangi bir genin ne işe yaradığını bir araştırmacı buluyorsa veya dizisini ortaya çıkarıyorsa, bundan dolayı patent hakkı doğabiliyor. Bu uygulamayı savunanlar, canlı organizmanın metabolizması olduğu ve bu anlamda virüslerin de canlı organizma olarak sayılmaması gerektiğini söylüyor. Kendi başlarına çoğalamayan virüslerin başka bir konakçıya ihtiyaç duydukları hatırlatılıyor.
Fakat bu hukuki işlemin sonucunda ortaya ağır bir tablo çıkıyor ve bu tablonun bizi götüreceği felaketleri önceden saptamanın olanağı da yok. Tabloya göre, zengin gen kaynaklarına sahip üçüncü dünya ülkelerinin sahip oldukları kaynaklar üzerindeki patent hakları yavaş yavaş gelişmiş birkaç ülkenin, hatta birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanıyor.
Bugüne kadar 500.000'den daha fazla gene patent verilmiş, bunların 161.195'i, yani %27'si insan genine ait. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1985-1999 arasında 11.000 bitki için patent alınmış durumda. Orijini, gelişmekte olan ülkeler olup da küresel ölçekte üretilen bitkiler üzerinde, 132 patent var. Bunların arasında mısırda 68, patateste 17, soyada 25, buğdayda 22 patent var. Aventis, Basillus Thuringiensis içeren tüm transgenik bitkiler için ABD'de patent aldı. Başka bir firma 1994 yılında tüm transgenik soya çeşitlerini kapsayan bir patent aldı. Monsanto buna itiraz etti, fakat daha sonra bu firmayı ve patentini satın alıp itirazını geri çekti. Aralık 1999'da Monsanto tarafından 475 çiftçiye dava açıldı. Sebep; Monsanto'ya ait patent içeren tohumların üretilmesi, saklanması ve yeniden ekilmesiydi.
Bir başka çarpıcı örnek de Hindistan'dan. Tespihağacı Hindistan'da binlerce yıldır ilaç ve böcek öldürücü olarak kullanılıyordu. ABD'li bir firma ağaçta bulunan böcek öldürücü maddeyi ayırarak patentledi ve kendi ürünleriyle rekabet ettiği için Hintlilerin bu bitkiyi böcek öldürücü olarak kullanmalarını engellemeye başladı.
Kendi amaçlarına hizmet edecek biçimde, hukuksal soyutlamalar peşinde koşanlara, burada bir başka soyutlama önerisi yapabiliriz: İnsan sağlığını tehdit edeceği, kamu düzenini bozacağı, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe önemli ölçüde zarar vereceği düşünülen buluşlara, patent verilmemesi ya da patent iptali niçin gündeme gelmiyor? Gerek Avrupa Birliği'nde, gerek diğer düzenlemelerde bu yaklaşımı gözlemleyemiyoruz.
Evet, gen ile patentin birleştiği her noktada, hayat ipotek altına alınıyor. Transgenik hayvanlara, organ ya da insan klonlamasına kadar götüren sürecin önünün açılması gibi korkunç bir sonuç ortaya çıkıyor.
GDO teknolojisi canlının patent altına alımı sonucunu doğuruyor. Böylece, sonsuza kadar hiç bir müdahale olmaksızın kendini yeniden üretebilecek bir organizma üzerinde, ecza ya da kimya şirketleri mülkiyet hakkı elde ediyorlar. Yani yaşamın sahibi oluyorlar. Patent konusunun, ülkelerarası politikalar ve Türkiye'nin bundan sonra izleyeceği yol ile ilgili de önemli boyutları var. AB'ye tam üyelik hedefi olan Türkiye, patent konusunda sadece Avrupa'ya uyum kapsamında hareket ederse yanlış davranmış olur. GDO ürünlerinin Türkiye'de yaratacağı tahribatın büyüklüğü, Avrupa ile kıyaslanacak gibi değil.
Patentin getirdiği tekel hakkı da önemli bir sorun oluşturuyor. Patent, alınan ülke için geçerli. Yani o ülkedeki diğer kişiler, o ürünü üretmekten mahrum kalıyorlar. Türkiye biyoteknoloji üreten, geliştiren bir ülke olmadığı için, teknolojik buluşlarla ilgili patentler, dışarıdan gelen patentler oluyor, yani Türkiye'de sağlıksızlığı bir yana, bir de bu sağlıksız sürecin tekelleri ortaya çıkacak. Sonuçta çok zengin bir biyoçeşitliliğe sahip ülkemizde yerli gen kaynaklarının yeni sahipleri, uluslararası biyoteknoloji şirketleri olacaklar.
GDO'lar veya GDO'lu ürünler 13 ülkede 60 milyon hektar arazide üretiliyor. Bu üretimin büyük bölümü ABD, Kanada, Arjantin ve Çin'de gerçekleşiyor.
Komşuda pişer de bize düşmez mi? Biz de tabii ki küreselleşmenin 'nimetlerinden' faydalanıyoruz. Türkiye'de 1998 yılından beri patates, mısır ve pamukta deneme amacıyla transgenik bitkiler üretiliyor.
Bu deneme ekimlerinin bile ne büyük tehlikeler oluşturduğu ortada. ABD'de genetik yapısıyla oynanmış tarlaların çevresinde, elli metre genişliğinde ekilmemiş toprak şeritleri bırakılıyor. Böyle olduğu halde yapılan son testler tozlaşmanın 4.5 km'ye kadar uzandığını gösteriyor. Hatta kimi iddialara göre tozlaşma 10 km ötedeki alanları dahi etkileyebiliyor. Bizde kimse bu işlerle ilgilenmediği için, herhangi bir denetim söz konusu değil. Dolayısıyla bu ürünlerin kendi yerel çeşitlerimizi tehdit etmesi, tozlaşma yoluyla, kendiliğinden yetişme yoluyla türü bozması riski çok büyük. Genetik modifikasyona uğramış mısırlar soframıza misafir oldu mu? Bunu henüz bilmiyoruz...
Üstelik Türkiye'de GDO'ların biyoteknoloji ve biyogüvenilirlikleri noktasında mevzuat çalışmaları da henüz çok yeni. Özelikle gümrük kapılarında GDO'ların tespiti yapılamıyor. Bu konuda çalışan tek kurum, sadece Ankara İl Kontrol Laboratuarı. Bu tür ürünlerin ithalatında, ürünlerin etiketli olup olmadığını anlamak da mümkün değil. Örneğin Amerika'nın etiketleme zorunluluğu yok ve oradan gelenleri mutlaka incelemek gerekiyor. Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi'nden Prof. Dr. Turhan Uslu'nun verdiği rakamlara göre; 2002'de ABD ve Arjantin'den ithal edilen soya fasulyesi, soya yağı, soya küspesi, mısır ve mısır yağında, toplam ithalatın %73'ünü GDO ürünleri oluşturuyor.
Batı'da çevreci akımların mücadeleleri sonucunda, GDO'lu ürünlerin ekimi ve ülkeye sokulması, ciddi engellerle karşılaşıyor. AB mevzuatı ile karşılaştırıldığında bu ürünlerin üretimi, ihracatı, ithalatı bakımından Türkiye'de herhangi bir hukuksal gelişme olmadığı görülüyor. Ayrıca her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyor. Ne tüketici, ne de üretici bu konuda bilinçlendirilmiş değil. Oysa GDO'ların doğal çeşitliliğe, insan sağlığına zararları çok açık.
Ticaretin serbestleştirilmesi AB'ye üyelikten sonra bir zorunluluk olacak. Yani ticarete konu olan biyoteknoloji ürünleri de Türkiye'ye gelebilecek. Örneğin, transgenik buğday çeşitlerini buğdayın anavatanı olan Türkiye'de üretmeye başladığımız zaman genetik kaynaklarımızı büyük bir tehdit altına sokmuş olacağız.
Türkiye'de hukuki boyut
Biyoteknoloji, canlılar üzerinde patent hakkı iddia edilmesinin önünü açıyor. Türkiye'nin de bu süreçte kendi hukuki düzenlemelerini oluşturması gerekli. Bu amaçla mutlaka Türkiye'de bir biyogüvenlik çerçeve kanunu olması gerekiyor. Anayasanın 124. maddesindeki bir hükme göre, kanun olmadan yönetmelik çıkarmak mümkün değil.
Bu amaçla Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'nün koordinatörlüğünde yürütülen bir proje kapsamında sonuçlar alındığı takdirde, ulusal biyogüvenlik çerçeve kanunu hazırlanacak. Bunun dışında, 1988'de Tarım Bakanlığı'nın hazırlamış olduğu transgeniklerle ilgili bir talimat var. (4) 8. Beş Yıllık Planda da transgenik tohumlar ile ilgili bilgiler bulunuyor. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken, bitkisel üretim ve tarımla ilgili bir çok ihtisas komisyonu toplandı, politika dahil, tohumculuğun içinde transgenikler de değerlendirilmek üzere özel ihtisas raporları çıktı, daha sonra plan meydana geldi.
Türkiye'nin biyolojik çeşitliliği koruma konusunda imza attığı uluslararası anlaşmalar da var. 1992'de yapılan Rio Dünya Çevre Konferansı'nda imzalanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi bunlardan biri. Sözleşme ülkemize bu konuda bazı yükümlülükler getiriyor. Yine kanun ve transgenik bitkilere ilişkin yönetmelik hazırlanmadan önce, bunun dayanağı olacak mevzuatın çıkarılması, Cartagena Protokolü'nün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde onaylanması gerekiyor.
Kanunun hazırlanmasında Türkiye açısından önemle üzerinde durulması gereken nokta, Türkiye'nin sahip olduğu biyolojik zenginliğin, yerli gen kaynaklarının korunması olmalı. Biyoteknolojik yöntemlerin GDO'lu ürünlerde yabancı genlerin doğaya karışımına neden olması, Türkiye'nin doğal zenginliği için bir tehdit oluşturuyor. Yine bu kanunda biyoteknolojik araştırmalarda uyulması gereken kurallar da belirtilmeli. AB ile ilişkilerde önemli bir çelişki daha var. GDO'lu ürünler ile ilgili en temel yaklaşım, "Gerekli olan bilgiler, doğası değiştirilmiş canlı organizmaya, bu organizmanın amaçlanan kullanımına ve olası potansiyel ve alıcı çevreye bağlı olarak her olayda değişebilir" şeklinde özetlenebilir.
Oysa bu prensip ile Avrupa Birliği'nin "bir ülkede onaylanan üretim, bütün üye devletler için geçerlidir" yaklaşımı çelişiyor. AB ile müzakere sürecinde bu konunun da tartışılması gerekiyor.
Bugün GDO'lu ürünler dünyada protestolora neden oluyor. Bu protestolar özellikle Hindistan, Çin, Meksika, Arjantin, Filipinler, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde yoğunlaşıyor.
GDO'lara karşı en etkili mücadele türlerinden biri tüketicilerin bilinçlenmesi. Örneğin insan beslenmesinde soya fasulyesini en çok kullanan Japonya, artık GDO'ları geri çeviriyor. Orada GDO'lu soyayı kimse almak istemiyor artık. Bu yüzden Japonya'da GDO'lu soya çok ucuz. İngiltere'deki büyük gıda imalatçılarından Unilever ve Cadbury kendi üretim hatlarında GDO girdilerinin kullanımını yasaklamak konusunda anlaştılar. Unilever kendini Almanya ve İsveç'e GDO'lu olmayan ürünler sunan bir şirket olarak lanse etti. Nestle, kamuoyuna GDO içeriklerinden uzak durmaya çalışacağına, GDO'lu ürün kullanıldığında bunu etikette açıkça belirteceğine dair söz verdi. Bebek maması üreticilerinden Gerber ve Heinz, 1999'da ürünlerinde sadece GDO'lu olmayan malzemeleri kullanacaklarını açıkladı. Bazı büyük fast food zincirleri ve patates işleyicileri de GDO'lu patates almayacaklarını duyurdular.
Avrupa'da da, tüketicilerin bu ürünleri tüketmekten çekinmesi, çevre örgütleriyle birlikte bunlara karşı mücadele yürütülmesi, büyük dağıtım şirketlerini GDO ürünlerini satmayı reddetmeye götürdü. Pek çok ürünün üzerinde 'bu üründe GDO kullanılmamıştır' damgası var artık. Türkiye'den tarımsal ürün ithal eden başda AB ülkeleri olmak üzere birçok ülke, Türk ihracat firmalarından "ürettiğimiz gıda ürünlerinde GDO'lu tohum kullanılmamıştır" ibaresinin deklare edilmesini istiyor. Hatta bazı alıcılar daha da ileri giderek işlenmiş tarımsal ürünlerin prosesinde kullanılan bazı yardımı malzemenin (örneğin sitrik asidin) GDO'lu olmadığına dair belge istiyorlar.
Türkiye'de de GDO'lara karşı savaşımda ekoloji ve çevre örgütlerine, tüketicilere, tarım örgütlerine çok önemli görevler düşüyor... Çözüm birlikte hareket etmekten geçiyor. (5)
Taleplerimiz:
Türkiye'den ekolojik yaşamı üretim boyutundan sosyal boyutuna kadar bütünsel bir yaşam felsefesi olarak gören, dünyanın kötü gidişini engelleyici, alternatif bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler olarak sesleniyoruz:
Dipnotlar:
(1) Impacts of Genetically Engineered Crops on Pesticide Use in the United States: The First Eight Years, Dr. Charles M. Benbrook Northwest Science and Environmental Policy Center Sandpoint Idaho November 25, 2003.
(2) 15 Greenpeace aktivisti, Berlin'de
Robert Koch Enstitüsü önünde, ellerinde bir inek iskeletiyle bir protesto gösterisinde
bulundular. Ellerindeki dövizlerde "Genli Yemler Tereyağlarımızda" yazıyordu.
Protestonun arkasındaki etmene gelince... Enstitü, idare tarafından bu konuda
yetkili kılınmalarına rağmen, şimdiye kadar Hessen Eyaleti'ndeki bir köyde ölen
12 ineğin, ölüm nedenini hala açıklayamadı. Bu inekler, 1997-2001 yılları arasında
Wölfersheim'da gen teknikleri ile değiştirilmiş mısırla beslenmişlerdi.
Robert Koch Enstitüsü, Greenpeace tarafından bu besin maddelerine (gen tekniğiyle
değiştirilmiş mısırlara) onay vermesi ve bu uygulamanın sonucunu görememesi
nedeniyle sorumlu tutuluyor.
Organizasyon, ineklerin hangi nedenlerle öldüğüne dair kesin bir açıklama bekliyor
ve Syngenta firması tarafından BT176 gen teknikleriyle üretilmiş mısırların,
acilen yasaklanmasını talep ediyor.
(3) Almanya'da Emnid Enstitüsü tarafından 1000 Alman arasında yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, kadınların özellikle %56'sının ekolojik kökenli ürünleri tüketmeyi tercih ettikleri saptandı. Erkeklerde bu oranın %39 olduğu belirlendi.Araştırmaya katılanların %48'i, özellikle meyve ve sebzelerde değişime uğramamış ürünleri tercih ettiklerini belirttiler. Et ve sucuk, salam vb yiyeceklerde bu oranın %31 civarında olduğu ortaya çıktı. Diğer besin maddelerinde ise oranlar şöyle sıralandı: yumurtada %25, ekmekte %13, meyve sularında %10, tavuk ve diğer kümes hayvanlarında %8, hububatta %6... Araştırmaya katılanların %26'sının hiçbir biçimde ekolojik ürünler satan dükkanlardan alışveriş yapmadıkları da saptandı.1999'da yapılan European Public Concerted Action Group anketinde; ankete katılanların %74'ü GDO'ların etiketlenmesi gerektiğine inandıklarını, %60'I yeni gelişmelerde kamunun da görüşünün alınmasını istediklerini, %53'ü ise mevcut düzenlemelerin kişileri korumada yetersiz kaldığını belirttiler. 1998'de İngiltere'de yapılan bir diğer çalışmada ise yanıt verenlerin %77'si GDO'lu bitkilerin ve gıdaların yasaklanması gerektiğini, %61'i ise GDO'lu gıdaları yemeyi tercih etmediklerini ifade ettiler. İngiltere ve Galler'de 265.000 üyesi olan Ulusal Kadın Enstitüleri Federasyonu'nun üyeleri üzerinde yaptığı bir ankete göre, kişilerin %98'i GDO'lar hakkında daha fazla tartışılmasını, %93'ü ise GDO'lu gıdaların etiketlenmesini istediklerini belirttiler.
(4) Tarım ve Köyişleri Bakanlığı
Tohumluk İthalat Uygulama Genelgesi (1988)
11. Madde: Genetik mühendisliği yöntemleri ile elde edilmiş aktarmagenli (transgenik)
bitki çeşitlerine ait tohumluklara, ürün yetiştirmede kullanma amacıyla ithal
izni verilmez. Bununla beraber, yalnızca araştırma ve deneme amaçlı olmak üzere,
Bakanlıkça uygun görülen bu tip tohumlukların ithaline mevzuat çerçevesinde
izin verilir.
12. Madde: Gerek deneme gerekse ticari amaçla değerlendirilmek üzere yapılacak
tüm aktarma genli (transgenik) olmayan bitki çeşitlerine ait tohumlukların ithalatında
ise, ithalatçı firma tarafından söz konusu tohumluğun aktarmagenli olmadığının
beyan ve taahhüt edilmesi gerekir.
(5) Dünyada da çözüm için çiftçilerin,
tüketicilerin, ilgili sivil toplum kuruluşlarının koordinasyonunda bildiriler
yayınladığını görüyoruz. Örneğin yakın zamanda Meksika'daki çiftçi dernek ve
topluluklarının yayınladıkları ortak deklerasyonun ana hatları şöyle özetlenebilir:
1. Genetiği değiştirilmiş tüm ürünleri reddederiz.
2. Genetik bulaşmayı legalize edecek Kongre öncesi, biyogüvenlik tasarısını
reddederiz.
3. Genetik bulaşmadan, Monsanto, Syngenta, Bayer, Dow ve BASF gibi uluslararası
şirketler sorumludurlar. Bunların patentlerinin lisanssız olarak kullanıldığına
dair açtıkları davalar, çiftçi haklarına tecavüz anlamına geldiğinden, bu davaları
reddederiz.
4. Meksika hükümeti, Tarım Hayvancılık Balıkçılık ve Gıda Bakanlığı, genetik
bulaşma konusunda halkı bilgilendirmelidir.
5. Genetiği değiştirilmiş Mısırın üretim ve çevreye salımı konusundaki moratoryum
sürdürülmelidir.
6. Gen bulaşmasına neden olan mısır çeşitleri başta olmak üzere tüm geni değiştirilmiş
mısırların ithalatı acilen durdurulmalıdır.
(6) ABD'de etiket zorunluluğu olmaması nedeniyle, ithal edilen ürünlerin üzerine bu etiketlerin yapıştırılmaması halinde, tüketiciyi hedef alan bir kampanyayla bu kez GDO'lu olmayan ürünlerin etiketlendirilmesi gündeme getirilecek.
(7) Almanya'da ekolojik tarım yapan dört, geleneksel tarım yapan 11 çiftçi, Mecklenburg yakınlarında 10 bin hektarlık alanda gen tekniklerinden arındırılmış -gen teknikleri kullanılmayan- bir bölge yarattılar. Aralarında imzaladıkları memoranduma göre, çiftliklerinde kesinlikle gen teknikleriyle değiştirilmiş ürün kullanmayacaklar. 1 Aralık 2003 tarihinde bu memoranduma katılan çiftçiler, diğer çiftçileri de bu konuda hükümete baskı yapmak için harekete geçirdiler. Almanya'nın farklı bölgelerinde, benzer çiftçi bölgelerinin ortaya çıktığı görülüyor.
(8) Geçtiğimiz günlerde Bonn'da düzenledikleri Yeşil Gen Teknikleri ve Doğa Koruması başlıklı bir sempozyumda konuşma yapan Alman Doğa Koruma Zinciri (DNR) Genel Sekreteri Helmuth Röscheisen şunları söyledi: "Ekolojik olarak hassas alanlarda gen teknikleriyle değiştirilmiş ürünlerin yasaklanmasına onay verilmesi, yeterli değildir. Bizim doğa koruma alanlarına ilişkin bir men etme uygulamasını başlatmamız gerekiyor." Röscheisen, ayrıca, gen teknikleriyle manipüle edilmiş tohumları taşıyan araçların bile temizlenmesinin, kurallara bağlanması gerektiğini söyledi. Aynı toplantıda konuşma yapan DNR Gen Teknikleri Uzmanı Dr. Martha Mertens, trangenik polenlerin sadece belli bir bölgeye değil, ekosistemlerin tümüne zarar verdiğini söyleyerek, böcekleri, çiçekleri ziyaret eden arıları, yaban arılarını ve bitkiye yararlı olan bir takım böcekleri de öldürdüğünü söyledi.
(9) Kanun ile ilgili çalışmalar 1998 yılından bu yana, Adana'da bir çalıştayla başladı. Arkasından, mevzuat çalışmaları kapsamında iki defa 80'den fazla kişinin katıldığı toplantı yapıldı. Daha sonra, "Küreselleşme Sürecinde Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik" sempozyumu, Çevre Bakanlığı, Tarım Bakanlığı ve Biyoteknoloji Derneği'yle birlikte 23-24 Ekim 2000'de düzenlendi. Sempozyuma üniversiteler, TÜBİTAK ve gönüllü kuruluşlar katıldı. Tüketici Hakları Derneği, Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Türkiye İlâç Sanayicileri Derneği, Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği, Türkiye Biyoteknoloji Derneği de katılımcılar arasındaydı. Bundan sonraki toplantılara Türkiye Çevre Vakfı'nın da dâvet edilmesi planlanıyor..
(10) Ülkemizin en önemli çiftçi örgütlerinden biri olan Pankobirlik'in temsilcisi, 2003 yılında Türkiye Çevre Vakfı tarafından düzenlenen Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Paneli'nde ithal mısır ile ilgili endişelerini şöyle ifade ediyor: "Halen pancar şekerine haksız rekabet yaratan nişasta bazlı şeker imalâtında kullanıldığı iddia edilen ithal mısırın klasik ıslâh hususları ve doğal üreme, çoğalma süreçleri dışında kalanların ülkeye sokulmasından, genetik modifikasyona uğratılmasından, diğer bir ifadeyle DNA'larıyla oynanmış transgenik ürünler olmasından ciddi endişe ve kaygı duymaktadır. Pankobirlik, aynı endişeyi pancar şekeri yerine ikame edilerek pek çok gıda ürünlerinde yaygın olarak kullanılmaya başlanılan nisasta bazli tatlandırıcılar için de taşımaktadır."
NOT: Bu metinden kaynak gösterilmek kaydıyla alıntı yapılabilir.-Ekoloji Hareketleri Platformu, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Deklarasyonu.